Toplumun Kanayan Yarası: ADALET

 “Hukuk iktidarın fahişesidir.” diyor Bakunin.

Hukukun aksiyomatik olması nedeniyle ideolojik olmaktan öteye gidemeyen bir aforizmadır. Bir adet hukuk yoktur. Hukuk insandan ayrı evrensel bir organizma da değildir. İnsanlık tarihi boyunca insanla birlikte yönetim sistemleri tarafından üretilip şekillendirilmiştir. Komünizmde, nazizmde, şeriatta ya da kapitalist demokrasilerde kendi sistemlerine göre üretilen bir hukuk vardır; sistemleri ile tutarlılık içinde işletirler. Çünkü hukuklarını da kendileri yaratmışlardır. Esasen, hukukun iktidardaki sınıfın fahişesi olduğunu vurgular Bakunin. Yani iktidardan ziyade sınıf vurgusu daha zihin açıcıdır. Burjuva devletinde ve onun hukuk sistemi içerisinde işçilerin ve yoksulların kurtuluşunu değil, ancak özgürlüğün kırıntılarını bulabilirsiniz sevgili dostlarım.

Hukuk fahişe değil hizmetçidir.

Hukuk felsefesinin soyut hukuk başlıklı birinci kısmının manâsını iyice anlamak istiyorsak, Fenomenolojiye başvurmamız gerekir. Fakat Hegel’in, eserine yazdığı önsöz bizi pek güzel aydınlatıyor: Bir hukuk, diyor Hegel, sınırlıdır ve dahi, başka bir unsura tâbi durumdadır; yalnız evrensel Espri’nin hukuku mutlak ve sınırsızdır. Hegelci anlamıyla hukuk, objektif espriye tekabül ettiğine göre, bu momentin bütün sistem içindeki yerini ve önemini belirtmekte yarar vardır. Sistem, dairelerden oluşan bir dairedir. Başlıca üç daire vardır; Logos, Tabiat ve Espri. Espri başlangıçta kendinde değildir, tabiatın içinde kaybolmuş gibidir; henüz uyuyan espridir. Onun hakikî uyanışı bilinçtir, dünya hakkındaki bilinçtir, kendilik bilincidir. Fakat bu sübjektif espri, bireysel espridir ve bunun en yüksek momenti bilgi değil, iradedir.

Hegel, hukuku çok genel bir biçimde, “özgür iradenin mevcudiyeti” olarak tanımlar. Bu durumda, hukuk felsefesi, Ansiklopedice objektif espri denen şeye tekabül ediyor demektir.

Logos’un mantık biliminde sergilenen hayatı ile zengin muhtevasını açıp sererek kendi kendisine ulaşmaya çalışan bilincin Fenomenolojide sergilenen hayatı, bütün Hegel felsefesinin temelini oluşturur. Hegel’in hukuk felsefesi, filozofun, gerek tarih, gerekse zamanının politik ve sosyal realitesi üzerinde uzun bir meditasyonu ürünüdür. Gerçekten de Hegel, o devirde Avrupa’nın sahne olduğu olaylar karşısında kayıtsız kalmamıştır.

Hegel gençlik döneminde, Fransız Devrimi’ni coşkuyla karşıladı. Devrimi antik site idealine bir dönüş olarak gördü. “Bir halkın esprisi” üzerine ilk görüşü buradan kaynaklanır. Fakat Hegel, Fransız Devrimi’nin terörle uğradığı başarısızlığı da fark etti ve bu başarısızlığın nedenlerini, modern toplumun yapısına bakarak anlamaya çalıştı. Bundan dolayı, Jena’da kotardığı hukuk sistemi, “bir halkın esprisi” üzerine ilk gençlik idealine artık tamı tamına uymaz. Hegel, Jena ürünü hukuk sisteminde sosyal sınıfları birbirinden kesin çizgilerle ayırır. Sınıflar, Bütünün hayatı içinde tamamen farklı roller oynarlar. Köylüler ve özellikle burjuvalar, totalitenin esprisine ancak dolaylı olarak katılırlar: yalnızca hayatını, mal ve mülkünü devletin birliğine feda edebilecek kabiliyette olan bir soylular sınıfı, mutlak ahlâklılık mertebesine yükselir.

Birkaç yıl sonra, Napoléon’un etkisiyle Hegel, Napoléon’un devlet anlayışına hayrandı, filozofun zihninde soyluların yerini, kendisini mutlak bir şekilde devlete adayabilecek bir resmî görevliler zümresi aldı. Nihayet, Berlin ürünü Hukuk felsefesinde, Hegel, “vazife duygusuna sahip” bu görevlileri, devletin birlik ve bütünlüğünü cisimleştirmek misyonunu özünde taşıyan kişiler olarak düşünüyordu artık. Resmî görevlilerin karşısında da sivil toplumun veya burjuva toplumunun (die bürgerlische Gesellschaft) agregatını aşamayacak kadar özel çıkarları içine gömülmüş bir burjuvazi yer alıyordu.

Demek oluyor ki, Berlin ürünü Hukuk felsefesinin oluşturduğu bu sentezi iyice anlayabilmek için, Hegel’in bu ilk görüşlerine kadar inmemiz gerekmektedir.

Gerçekte Hegel, antik site idealini hiçbir zaman terk etmemiştir. O, yalnızca, bu ideali çağdaş realite ile toplum içinde giderek daha önemli bir rol oynayan bir burjuvazinin varlığı ile uzlaştırmak istemiştir. Hegel, hukuk konusundaki düşüncesinin ilk sistematik şekli olan Jena Hukuk felsefesi’nde, tabiî hukuku, sosyal kurumları yalnızca kendi maddî ve manevî gelişmesine hizmet eden araçlar gibi gören bireysel şahsın hukuku olarak düşünür ve onun karşısına bir organik tabiî hukuku koyar; bireyci atomizme, Totalité fikriyle karşı çıkar. Bu noktada, Hegel’in düşüncesi hiç değişmeyecektir. Jena Hukuk felsefesi, şu temel prensipten hareket eder: ‘ahlâkî düzenin pozitif yanı, mutlak ahlâkî totalitenin bir halktan başka bir şey olmamasıdır.’. Demek ki, organize olmuş şekliyle bir devlet olan halk, mutlak esprinin biricik somut tecellisidir[1].

HUKUK VE TOPLUM 

Temel olarak hukuk toplumun menfaatlerini muhteva eden ve onları koruyan yegâne kurumdur. Bundan mütevellit olsa gerek, toplumsal düzeydeki herhangi bir yozlaşma, ahlaki çöküntü, siyasi ve ekonomik buhranlar ile olası krizlerde en çok etkilenen ve sekteye uğrayan dal olmasının yanı sıra, bilhassa problemleri çözmesi gereken mercii iken birden bire problemlerin merkezi olmaktadır. Yargıya olan güvenin zedelenmesi, akabinde insanların huzur ve barış içerisinde yaşarken bir kaos ortamının doğuşuna şahit olmaktayız. Bunun müsebbibi olarak birçok kişi veya kurumu gösterebiliriz ancak bunların başında sosyal medyadaki hukuk bilgisinden(nosyonundan) yoksun, adaletten bihaber gerçek ve tüzel kişilerden bahsedebiliriz. Bu şahıslar “kamuoyu” olarak lafzı geçen kavramı o kadar yanlış yorumlar ve bu yönde öyle adımlar atar ki, yegâne yargı mercii olan mahkemelerin zihnini muhakeme sürecinde bulandırmaya çalışırlar. Pek tabii bu gibi olayların artış göstermesinde en büyük pay az sonra aşağıda değineceğimiz konu başlıklarında da açıklanacağı üzere topluma, yani bizatihi bizlere çıkmaktadır.

Peki, neden toplum suçludur? Bu soruya birden çok cevap olmakla beraber biz bariz bir şekilde görünen birkaçına değineceğiz.

Hukuk ve Ahlak 

 Hukuk, insanlığın başlangıcından bu yana süregelen, insanlar arasındaki menfaat dengesini kurmakla yükümlü bir kurumdur. Lakin belli dönemlerde bu yükümlülüğünü tam manası ile ifa edemez. Burada sosyal, siyasal, psikolojik ve ahlaki sebeplerin etkisi yadsınamayacak kadar büyüktür.

Öncelikle ahlakın hukuk üzerinde ne gibi etkileri var buna göz atmakta fayda vardır.

Ahlak, dünyanın neresinde olursanız olun, hangi toplulukta yaşarsanız yaşayın, hayatı yaşanabilir kılan kurallar bütünüdür.

Tabii ki menfaatleri dengeleyen kurum olan hukuk da bu kurallardan payını almış ve bu yönde gelişimini sürdürmüştür. Bir bölgede ahlaki erozyon söz konusu olduğu zaman bu yozlaşmadan en büyük darbeyi elbette ki hukuk alacaktır. Bunun neticesinde hukuk menfaatleri dengelemekten ziyade, güçlünün elinde bir silaha, zayıfın karşısında ise bir set-duvara dönüşecektir.

Bunun önüne geçmek göründüğünden daha zor olsa da yapılması gereken kültür seviyesini yukarı çekmektir. Okumaktan yoksun toplumlar her daim bu gibi bir takım sıkıntılarla karşılaşacaktır kaçınılmaz olarak. Ahlak, insanlara hukukun emrettiği ve yasak ettiği konuları ya emretmiştir veyahut ta yasaklamıştır. Ancak bunu uygulayacak olan yine insanlardır.

Ayrıca hukuku icra edecek memurlar da hali hazırda bu toplumun içerisinde büyümekte ve bu ahlaki yozlaşmadan nasibini almaktadır.

Hiçbir akla yatmayacak bir biçimde içinde bulundukları toplumdan soyutlanmışçasına karar ve hüküm vermelerini beklemek haksızlık olur zannımca.

Adaletsizliği adalet ile yıkmak gerekir diyor, Gandhi[2].

SİYASETİN HUKUKA ETKİSİ

Her dönem siyaset, hukuk üzerinde etkin bir kurum olmuştur. Buna gerekçe olarak gösterebileceğimiz tek argüman ise erkler birliği sisteminin gerekliliği üzerine yazılmış eserlerdir[3]. Jean Jacques Rousseau’nun Le Contrat Social[4] isimli eserinde gücü, bölünmeyi ve devredilmeyi kabul etmeyen yanılmaz bir bütün olarak tarif etmesi suretiyle öncüsü olduğu ilkedir kuvvetler birliği. Kaderin cilvesidir, halk iradesinin belirlediği bir “genel iradenin” elinde güç temerküzünü müdafaa eden Rousseau’nun bu düşüncesi daha ziyade halk iradesini temsil iddiasındaki diktatörlerin, monarkların ve oligarkların savunduğu ve yapıştığı bir ilke olmuştur.

Bu ilkeyi sistemin esası kabul eden sistem demokrasi, bunu müdafaa eden de demokrat olamaz. Ancak pratikte bu sistem (teoride kabul görmese dahi) gerek anın gerektirdikleri, gerek başka bir takım bahaneler ile el üstünde tutulmuştur.

Yine de siyasetten arındırılmış bir hukuk sistemi de pekâlâ mümkündür[5]. Ancak bu konuda sağlıklı bir kanıya varabilmemiz için derin bir sosyoloji bilgisine sahip olmamız gerekir. En nihayetinde hukuk, sosyoloji ile dirsek temasındadır.

Toplum ancak bilgi birikimini artırdığı takdirde hukukun siyasetin elinde kirli bir oyuncak olmasının önüne geçebilir. Başka türlü illüstrasyonlarda betimlenen kuklalardan öteye gidemeyiz.

İnsanlar partizanlığı bir kenara bırakıp ortadaki soruna odaklandığı takdirde siyaset, sadece yönetimin denetlenmesi, başa gelmesi ve yasaların geçmesi hususunda aktif görev alacaktır. Ancak durum şu an bundan çok uzak. Yapılması en müsait fiil bu durumdaki hukuk sistemlerinin temelini sağlam kurmaktır. Aksi takdirde en ufak sallantıda yıkılacaktır. Hülasa ne kadar sağlam atarsanız atın, temellerin atıldığı toprak sağlam olmadığından adaletin sağlanması açısından zor günler bekleyecektir sizleri ve bu gibi bir toplum yapısını. Ayrıca bu gibi durumlarda adaletin sürekliliğinden bahsedemeyiz.

HUKUK VE PSİKOLOJİ

Ne kadar kötü olursa olsun, iç dünyamızda kalan, dış dünyaya yansımayan düşünceler ceza hukukunun konusu olmazlar. Düşüncenin bir fiile dönüşmesi durumunda ancak o fiilin bir suç oluşturup oluşturmadığı tartışması yapılabilir. Bu tartışma içinse ceza hukukunda fiil yani hareket nedir sorusunun cevaplandırılması gerekir. İş bu durum insanlar nezdine geldiği zaman ise durum bambaşka bir hal almaktadır. Şöyle ki; toplum her zaman duygusal bakmakla ün yapmış bir kurumdur. Bunun neticesinde anlık ve mantıksız hareketlerde bulunma potansiyeli bir hayli artmaktadır. Velev ki mantık çerçevesinde hareket etsinler; yine de toplum adalete bakış açısını daha güzel bir perspektife sokmaz ise bu yolun sonu hayır değil. Hukuka düşmanca bakılan bu durumların elbette psikolojik ve etimolojik olarak bir çok temel dayanağı olacaktır. Ancak hukuk bunu kaldırır mı, orası tartışılır.

Olayın temelinde hukukun, bireyin ve kitlenin psikolojisine derinden bağlı olması yatıyor esasında. Bu ayrımı doğru bir şekilde yapamayan beyinler doğal olarak yanılgıya düşecektir.

Yukarıda da değindiğimiz üzere hukuk bireysel olmaktan öte toplumsal bir normdur. Binaenaleyh hukuk her zaman bireyselleşmeye müsaittir. Buna mezun olursa toplumda çatırdamalar başlar ve kimse bir noktadan kırılana kadar bu çatlakları fark etmez.

İşte bu gibi durumlarda toplumlar bir çıkış noktasına mecbur kalırlar. Ve çıkış aslında yine bireysel olan, yetenekli, erken gelişmiş bireylerin katkısı ile olur. Tıpkı satranç gibi hukuk da dış etkenlerden bağımsız olsaydı hukuk camiasının da insanların da işi kolay olurdu zannımca, ancak satrançtan farklı olarak bu disiplinde nedensellik kanunu her zaman faal değildir.

Satrançta olduğu üzere; burada sanal bir dünyadan ziyade saf gerçeklik vardır. Bu gerçeklikten kaçmak ister zayıf irade sahipleri. Ancak kaçılamayacak kadar sarıp sarmalamıştır artık çevremizi.

Sonuncusu ama en önemlisi; duyar kasmaktan, bağırıp çağırmaktan ziyade, herkesin vicdanı kendi hakimidir diyorum ben. Bir insan vicdanına karşı sorgusunu rahat verebiliyor ise bu iş tamamdır. Sorun insanlardadır belki evet, ama unutmayalım ki biz değişirsek çevremizdeki binlere, on binlere belki de umut ışığı ve meşale olacağız. Bu bilinç ile adil insanlar olmayı başarırsak toplumu düzeltemesek dahi bir şeyleri değiştireceğimize inanıyorum.

Sağlıcakla kalın…

[1] Hegel’in hukuk felsefesi

[2] Bkz: Mahatma Gandhi

[3] M.K. Atatürk de bu konuda 1 Aralık 1921 tarihli meclis konuşmasında: “Hakikatte efendiler, tabiatta efendiler, âlemde efendiler, taksim-i kuva(kuvvetler ayrılığı) yoktur.” Demiştir.

[4] Bkz: Toplumsal Sözleşme

[5] Bkz: Anglo-Amerikan Hukuk sistemi

Fatih Mehmet KIZILKAYA
+ Gönderiler
Paylaşım Yap

Bildiri

Ne düşünüyorsun?

1 Puan
Olumlu Oyla

Comments

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

DİJİTAL VERİLER İLE DİJİTAL MÜLKİYETİN MİRASÇILARA DEVRİ

Eviniz İcra Kanalıyla Satılabilir mi?