1957 SURİYE KRİZİ’NE YOL AÇAN OLAYLAR

JurnLaw - Makale
JurnLaw - Makale

          1940’ların ve 1950’lerin Suriye rejimleri, kronik olarak istikrarsızdı: Ülkenin kontrolünde, dış politikada Batı yanlısı ya da Arap yanlısı yönelime karşı kalıcı bir değişimi etkileyecek kadar uzun süre kalamayacak olan ve kesinlikle ülkenin tamamının kontrolünü elinde bulundurmayan ‘döner kapı hükümetleri’ vardı. Birçok darbe, karşı darbe ve suikast, Suriye’nin stratejik konumu nedeniyle Ortadoğu’da İngiliz ve Amerikan çıkarları için kaygı verici olgulardı. Batı Avrupa ekonomisinin toparlanmasının bağlı olduğu Basra Körfezi petrolünü Akdeniz’e taşıyan boru hatları, Suriye üzerinden geçiyordu. Bütün bunlara ek olarak, Arap dünyasının en aktif Komünist Partisi’nin de içinde bulunduğu bir dizi sol-kanatlı siyasi organizasyona ev sahipliği yapan istikrarsız bir Suriye, özellikle Sovyet etkisine karşı savunmasız görünüyordu[1].

          Suriye, 1955’ten beri ABD ile Sovyetler Birliği arasında bir çekişme noktası olmuştur. Şam’daki sol görüşlü hükümetler, Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Nasır iyi ilişkiler içerisinde olmuş ve muhafazakâr Arap devletleri, İsrail ve Avrupa emperyalizmine karşı duruş sergilemiştir. Suriye, Sovyetler Birliği ile yakın ilişkiler kurmuş ve Washington tarafından derin şüpheyle yaklaşılan Sovyet Blok’u ile ticari anlaşmalar ve silah anlaşmaları imzalamıştır. Amerika Birleşik Devletleri ve Suriye arasındaki farklar, Suriye hükümetinin bir dizi hamlesi nedeniyle Ağustos1957’de doruk noktasına ulaşmıştır. Suriye, SSCB ile yeni bir ekonomik anlaşma imzalamış ve Suriye ordusunun komutanı, tanınmış bir komünist yapılmıştır. Suriyeli yetkililer daha sonra12 Ağustos’ta hükümeti devirmek için bir Amerikan girişimini keşfettiklerini ve Şam’daki Amerikan büyükelçiliğinden üç memuru kovduklarını açıklamıştır. Bunun üzerine ise ABD bu suçlamaları kesin olarak reddetmiştir[2].

          Suriye hükümetinin Ağustos ayındaki eylemleri, Washington’da ve bölgede güçlü bir tepkiye sebep olmuştur. Amerikan politika yapıcıları, Sovyet yanlısı unsurların Suriye devletinin kontrolünü etkin bir şekilde ele geçirdiğine ve Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’ün Ortadoğu’nun göbeğindeki bir komünist devleti tolere etmeye hazır olmadıklarına inanmıştır. Ayrıca Suriye ile sınır komşusu olan dört Batı yanlısı ülke Suriye rejimine karşı aynı derecede korku ve şüphe duymuştur. Hatta dönemin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Adnan Menderes Suriye’nin bir Sovyetler Birliği uydusuna dönüştüğünü ve güney sınırında Sovyet yanlısı bir devlet ile çatışma ihtimali ile karşı karşıya kaldığını düşünmüştür[3].

          Türkiye’nin Suriye ile kötü olan ilişkileri, Hristiyan tarihi ve Suriye İç Savaşından önce dikkat çekici mutfağıyla tanınan güzel bir bölge olan Hatay ilinin paylaşılmasına dayanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinden sonra, daha öncesinde İskender’in Sancağı olarak bilinen il, Suriye idaresinin bir parçası olarak Fransız kontrolü altına alınmıştır. Atatürk, 1923’te günümüz Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra, Hatay’ı özgürleştirmek, ulusal ve kişisel bir gurur meselesi olmuştur. Paris’te vilayetin kaderi hakkındaki ikili müzakereler 1936’da durduğunda, Mustafa Kemal Atatürk, Suriye sınırına doğru yola çıkmış ve “meselenin Türkiye’nin lehine çözülmemesi durumunda Sancak’a kadar bizzat orduya önderlik edeceğini” belirtmiştir[4].

        Suriye’deki Fransız mandasına karşı olan mücadele, İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde sona ermiştir. Fransa, Avrupa’daki stratejik konumunu hızla kaybetmeye başladığında Türkiye’nin taleplerini kabul etmiş ve Hatay’ı Türkiye Cumhuriyeti’ne iade etmiştir. Sabırlı diplomatik hamleler ve iyi zamanlamalı bir güç gösterisi, Türkiye’ye değerli bir vilayet sağlamıştır. Nitekim Ankara’nın bu kazancı için ödediği tek bedel, yarım yüzyıllık bir Suriye düşmanlığı olmuştur[5].

          Dönemin Suriye Devlet Başkanı Şükrü El Kuvvetli’nin Sovyetler Birliği’ni ziyareti, ABD ile iyi ilişkiler içerisinde olan Türkiye ile Suriye’nin arasının daha da açılmasına sebep olmuştur. Suriye, özellikle Bağdat Paktı çerçevesinde, Türkiye’nin Arap devletleri ile ittifak arayışını samimi bulmadığı gibi İsrail ile kuvvetli ilişkiler geliştirmesini ikiyüzlü bulmuş ve kendi sınırına askeri yığınak yapmasını tehlike olarak algılamıştır[6].

          Suriye, Sovyetler Birliği’nin ve Arap devletlerinin kendi safında yer almasını sağlamak için Türkiye ile yaşamış olduğu her gerginliği, ABD’nin desteklediği Bağdat Paktı ile yaşadığı algısını yaratmaya çalışmış ve çatışmayı kızıştırmıştır. Bu minvalde Paris’te bir NATO toplantısı münasebetiyle bulunan Türk yetkililer, Londra’ya geçerek Bağdat Paktı’na artarak devam eden gerginliği tartışabilmek amacıyla İngiliz devletiyle görüşmüştür. Bu görüşmeden sonra Türkiye’nin Suriye politikalarının daha ılımlı olduğu gözlenmiş ve basın yoluyla da bu gözlem somutlaştırılmıştır. Fakat Suriye, Sovyetler Birliği’nin desteğiyle birlikte Türkiye sınırında bir askeri silah deposu olmaya devam etmiştir[7].

          Suriye devletinin ideoloji ekseninin sol kanadına kaymaya ve bu doğrultuda komünistlerin ülke yönetiminde söz sahibi olmaya başlaması 1957 yılının başından itibaren gözlemlenmiştir. Suriye kabinesinde bulunan, güçlü isimlerden biri olan ve komünizm sempatizanlığı ile tanınan Halit el-Azm bu eksen değişikliğinde oldukça önemli bir rol oynamıştır. Suriye Savunma Bakanı olan Halit el-Azm, 1956 yılında, Sovyetler Birliği ile içeriğinde yaklaşık 500 milyon dolarlık bir yardımın ekonomik ve askeri amaçlarla kullanılmak üzere Suriye’ye verileceği, Lazkiye’de yeni bir limanın yapılacağı, Suriye devletinin altyapısının geliştirileceği ve devletin silahlandırılacağı olan bir anlaşma imzalamıştır. Bu anlaşmanın ortaya çıkmasının ardından 1957 Suriye Krizi patlak vermiştir[8].

          Bu dönemde, Türkiye ve Suriye arasındaki gerginlikler, Şam’ı Sovyetler Birliği’ne doğru itmeye yardımcı olmuş ve böylelikle uluslararası politika Türkiye’nin Suriye’ye müdahale etme tehdidine sahne olmuştur. Şam, 1957’de Sovyet yörüngesine çok fazla sürüklendiğinde, Türkiye hükümeti askeri operasyonun daha dost bir Suriye rejimini güvence altına alabileceğini öne sürmüştür. ABD’li diplomatlar, Türkiye’nin komünizm karşıtı tavrını takdirle karşılarken, Arap dünyasını, çeşitli askeri müdahalelerle daha da yabancılaştırmaya ya da Sovyet eksenine itmeye gerek olmadığını açıklamıştır[9].

[1] Ivan Pearson, “The Syrian Crisis of 1957, the Anglo-American ‘Special Relationship’, and the 1958 Landings in Jordan and Lebanon”, Middle Eastern Studies, Vol. 43, No. 1, 2007, s. 45.

[2] David Easter, “Soviet Intelligence and the 1957 Syrian Crisis”, Intelligence and National Security, Vol. 33, No. 2, 2018, s. 228

[3] Easter, a.g.e., s. 228.

[4] https://foreignpolicy.com/2015/07/31/a-short-history-of-turkish-threats-to-invade-syria-from-1937-to-1998/ (Erişim,25.11.2018).

[5] https://foreignpolicy.com/2015/07/31/a-short-history-of-turkish-threats-to-invade-syria-from-1937-to-1998/ (Erişim,25.11.2018).

[6]Mahir Küçükvatan, “Soğuk Savaşın Türk Dış Politikasına Etkileri ve 1957 Türkiye-Suriye Bunalımı”, ÇTTAD, Vol. 11, No. 23,2011, s. 80.

[7] A.e., s. 81.

[8] Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul, Timaş Yayınları, 2014, s. 259

[9]https://foreignpolicy.com/2015/07/31/a-short-history-of-turkish-threats-to-invade-syria-from-1937-to-1998/ (Erişim,25.11.2018).

Hasret ÇOMAK
+ Gönderiler
Paylaşım Yap

Bildiri

Ne düşünüyorsun?

4 Puan
Olumlu Oyla

Comments

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

JurnLaw - Makale

ZİNA SEBEBİYLE BOŞANMA DAVASI

JurnLaw - Yargıtay Kararları

Havale Açıklaması Boş Gönderilen Para